Ahlat Ağacı : Bir Oğlun Özünden Farklı Olma Çabası

Herkese merhaba arkadaşlar. Umarım keyfiniz yerindedir. Bugün sizlerle birlikte Ahlat Ağacı'nı irdeleyeceğim.
 

Nuri Bilge Ceylan'ın izlediğim ikinci filmi olan Ahlat Ağacı, kesinlikle Türk sinema tarihinin başyapıtlarından bir tanesi. 'Sanat' filmlerinde olan bütün ağırlık ve derinlik bu filmde de mevcut. Bazıları daha hızlı filmlere alışık olduğu için belki bu tarz filmlerden hoşnut olmayabilir fakat kim bilir, belki diyaloglardaki samimiyet onlara da işler. Fakat ben bu tarz filmlere bayılıyorum ve Nuri Bilge Ceylan'a ayrı bir bayılıyorum. Bu filmlerin roman gibi akması o kadar mutlu ediyor ki beni... Zevkten dört köşe ediyor.

Film, yine bir NBC klasiği olarak, çok iyi ve akıp gidiyor. Filmin konusu, sınıf öğretmenliği bölümünü yeni bitirmiş Sinan'ın kitap yazma hayalini gerçekleştirmeye çalışırken bir yandan da babasıyla olan gen savaşını anlatıyor. Ben bu yazıda filmin biraz daha dehlizlere inmek istiyorum. O yüzden lütfen bu şaheseri izlemeden yazının devamını okumayın.

Kitap

Her NBC filminde olduğu gibi bunun da bir "asıl konu" su var. Burdaki ana fikir, başlıkta da belirttiğim gibi, bir oğlun babasından ve doğduğu büyüdüğü yerden kendini olduğunca ötekileştirme hikayesini anlatıyor. Aslında oğlan, Sinan, etrafındaki hiçkimseyi sevmeyen, herkesi aynı ve basit gören, özellikle de etrafındaki yaşamdan tiksinen bir insan olarak karşımıza çıkıyor. Kendine bir hedef koymuş ve de hayattaki tek inancı bu hedefi gerçekleştirebilmek. Bu hedefi de yazdığı bir kitap.  Bunu basıp amacını gerçekleştirmek istiyor. 


Ama önüne çıkan bir engel var. Elinde bunu basacak kadar parası yok. Daha sonra derinine ineceğim babası İdris, ailesinin nerdeyse bütün parasını galyan bayiisinde yiyip bitirmiş. Kafasına tek çözüm yolu olarak sponsor bulmak geliyor. Bunun için de belediye başkanının yanında buluyor kendini fakat belediye başkanı yazdığı kitabı hor ve yetersiz gördüğü gibi ona sponsor olup riske girmek istemiyor ve karşısında çocuk var gibi yalan kıvırıp onu bir kum şirketinin başkanına gönderiyor. Zaten ordan çıktığı gibi kum şirketi binasına giden Sinan başkanının orda olmadığını görüyor. Yani sanki her şey, herkes Sinan'ın önüne ket vuruyor, engel oluyor. Sinan'ın kafasından bu hayali yok olmuyor tabii ki fakat para çıkıncaya kadar askıya alıyor. Aslında askıya aldığını söyleyemiyoruz. Çünkü Sinan KPSS'ye girdiğinde bile girmek için giriyor aslında. KPSS için Çanakkale'ye gittiğinde aslında gidiş amacının sınavdan çok oraya gidip bir iki şey satmak ve ordan gelen parayla kitabı basacak parayı çıkartmak olduğunu anlıyoruz.


Bundan sonra gerçekleşen "başarılı yerel yazar" Süleyman ile olan edebiyat çarpışmasında aslında Sinan'ın kişiliğini biraz daha irdeleyebiliriz. Bu düellodan anlaşılacağı üzere Sinan nerde ne zaman konuşacağını bilmeyen veya önemsemeyen birisi. Filmde de bir sahnede annesinin söyleyeceği gibi, "sonda söylenecek şeyi başta söylüyor". Nitekim nerdeyse bütün yazılarını okuduğu bir yazar bile önüne çıkınca lafını esirgemiyor. Burada aslında tamamen haklı bir taraf yok. Ben burayı "genel kanıyı kırma, gelenekseli reddetme" olarak yorumladım. Çünkü yazarla olan sohbetindeki ilk tartışmada Sinan biyografiyi yazarın kendisinin yazmasını doğru bulmuyor çünkü kendini anlatırken ister istemez kendini yücelteceğini düşünüyor. Fakat yazarlar kendi biyografilerini yazarken bunları zaten pek düşünmeden yazdıkları için yazar Süleyman bunu duyduğunda geriliyor çünkü bu laf resmen "kendiniz hakkında konuşurken kendinizi abartmayın" demek gibi bir şey ve onun ne haddine? Ondan sonra normalimsi muhabbet devam ediyor fakat Sinan yazara karşı toksik davranmaya devam ediyor. Taşrayı öven, yücelten bir mektuba karşı neden sert tepki gösterdiğini öğrenmeye çalışan Sinan, sivri diliyle en sonunda yazarı çileden çıkartıyor. Serkan Keskin'in oyunculuk dolu tiratının en sonunda en anlamlı cümle kuruluyor: "Hayatta tek bir gerçek yok".  


Başta belirttiğim gibi, bu sohbet kesinlikle Sinan'ın kişiliğini kafamızda netleştirmemiz için yazılmış. Bu sahne öncesindeki çoğu sahne de bunu anlayabiliyorken bu sahnede buna çokça atıfta bulunuyorlar. Velev ki altını çizdiğim cümle önem farz ediyor. Çünkü Sinan'ın hayatta bunu pek anlayamadığını ve varoluş sancıları çektiğini görebiliyoruz. Ona göre gerçekten tek bir gerçek var çünkü. İnsanlar onun için mankenden ibaret. Bir tek o görebiliyor gerçeği. Bu babasıyla olan sohbetlerinde de böyle, arkadaşıyla dövüşürken de böyle, köylü Hatice ile konuşurken de böyle, iki imamla konuşurken de böyle. Çünkü onun "hemen yanındaki hayat" basit bir hayat. Yaşamaya değmeyecek bir hayat. Ne yani, babası gibi öğretmen olup sürünecek miydi? O farklı bir insandı bir kere. Yaşayacağı hayat herkesin birbirine benzediği taşrakiler gibi olmayacaktı. Babası gibi asla olmayacaktı.


Baba

Film başından beri Sinan'ın kaçtığı belki de tek gerçekti babası. Sinan babasını severdi. Fakat babasının kötü alışkanlıkları vardı ve bu onları aşağıya doğru sürüyordu. Sinan babasına bundan dolayı çok kızardı fakat köylü gelip onu utanç verici andığında da lafını esirgemezdi. Fakat babasının kumar probleminden dolayı üstlerine çöken borçlar aileye zarar veriyordu. Bu da babasına olan saygısının iyice yok olmasına vesile oldu fakat son darbeyi vuran başka bir şeydi. Sinan Çanakkale'den tam 700 TL ile dönmüştü. Bir mobilya taşıması sırasında eve taşımacılar girip çıktığında, Sinan'ın parası 300 TL eksik çıkmıştı ve o an içine Sinan'ın fark etmediği bir şey oturdu. Birisi parasını almıştı. O an taşımacılar dahil evde tam 6 kişi, hadi kendisini çıkarsak 5 kişi evdeydi fakat kafasında zaten biliyordu kimin neden aldığını. Sinan boş bir lafla "hadi komik değil, kim aldıysa söylesin" dedi ama içinde birine kitlenmişti bile. İlk önce taşımacıların aldığını düşündüler ki en mantıklısı da buydu. Belli ki bu taşımacılar kaşla göz arasında araklayıp çıkmışlardı. Ama Sinan babasını o an suçladı. E zaten o her şeyi biliyordu, babası galyan bayiide oynamak için, kupon tutturmak için o parayı almıştı. Fakat bunu dillendiremedi, dillendiremezdi de zaten. Neticesinde babasıydı karşısındaki. Sevabıyla günahıyla babasıydı.


Kafasından o düşünceyi bile sildi, veya silmek istedi. İlerleyen kısımda babasını Ahlat ağacının altında, kendisini asmış ve sanki rüzgar bedenini yere düşürmüş gibi bir görüntü gördü. O ilk an babasına olan siniri geldi belki de aklına, belki de anın verdiği gerginlik nüksetti bedenine; geriye döndü ve ordan gitmek istedi. Fakat içine yumruk gibi oturan bir his onu geri döndürünce babasının ölmediğini gören ferahlıkla -ki bunu da elinden geldiğince afişe etmeden- babasını geri dönmeleri için çağırmak istedi.
Burda Sinan bir anda kafasındaki İdris ile tartışmaya başladı. "Bunun parası yoktu. Nasıl köyden adam getirtebiliyor?". İdris de kesinlikle kendini geriye çekmeden "tam da 300TLnin buharlaştığı bir zamanda" diyerek Sinan'ın kafasını iyice karıştırmaya çalıştı. İşte tam bu anda Sinan'ın kafasında her yol mübah gelmeye başladığı gibi, Sinan babası için kalan son saygı zerresini de burda yetirdi. 
 

Babasının en çok sevdiği köpeği bir hışımda sattı Sinan. Onun için artık babası kimdi ki? Boş beleş adamın tekiydi. Normallikten çok uzak bir varlıktı zaten. Sinan'a ve kız kardeşine el bile sürmemiş, içinde pamuk bir kalbe sahip olan bu insan Sinan'a göre artık "keşke bizi dövseydi" dedirttirecek aşağılığa inmişti. Bu, tabiri caizse 'müsvedde' bir insandı. Köydeki utanç kaynaklarıydı zaten. Bundan sonra yatsın otursun galyan bayiinde. Sinan'ın umrunda mıydı sanki?

Aile ve Para

En sonki kısımda her şeyi toparlamadan önce filmin özellikle üstünde durduğu iki şeyden de bahsetmek istiyorum. İlk olarak paradan bahsedeyim. Para, aslında filmin başında Sinan'ın kuyumcuya belirttiği gibi "Parasız adama hayat nerde var?" sözüyle gayet iyi açıklanan bir husus, olgu. Velhasıl bu sözü destekleyen bir sürü olayı filmin sonuna kadar doluyla görüyoruz. Galyandan çıkmayan, bu vesileyle ailesini yüklü borçlar altına sokan, elektrik faturasını bile ödeyemeyip ailesini bazen karanlık ve çaresiz bırakan İdris'i mi söyleyelim mesela? Veya bir kitap basmak için bile para -veya sponsor bile- bulamayan, bu uğurda babasının iki-üç falsosunda köpeğini satacak kadar alçalan hatta bundan dolayı babasına iyice saygısızlaşan Sinan'dan çok da uzağa gitmemek lazım. En önemli göstergelerinden birisi de yine para uğruna, daha filmin başında Sinan'ın lafladığı kuyumcuyla evlenen köylü Hatice. E bir kahvehanede (veya kafede?) faturalarla cebelleşen dayıya ne demeli? Bunların hepsi baştaki söze yoğruluyor. Evet, bu dünyada eğer parasızsan maalesef hayatta zorlanacaksın hatta hayattan düşeceksin. Burda ya sen aşağıya yuvarlanacaksın, ya da başkasını yuvarlayacaksın.


Bir diğer şey ise aile teması üzerine. Yalnız bunu baş karakterin aile bireylerini anılacak bir bölüm gibi düşünmeyin çünkü ondan çok Sinan'ın dedesinden, babasından ve kendinden bahsedeceğim. Çünkü arkadaşlar, burada bu üç karakter de birbirleriyle çokça benzerler. Bu husus altında filmdeki bir metafordan bahsedeceğim: Kuyudaki taş metaforu. Filmin başlarında -sırayla- Sinan, İdris ve İdris'in babasını kuyudan bir taş çekerken görüyoruz. İdris'in babası zaten kuyudan umudunu kesmiş fakat kesmeden önce de bunu İdris'e miras bırakmış. İdris'e burdan su çıkmayacağını kaç kere demiş olsa da yine de kulak astıramamış. Sonraları İdris'in Sinan'dan yardım istemesiyle çıkan bu sahnede aslında bu metaforik anlatıyı görebiliyoruz. Aktarılan bir miras misali, yaş sıralamasına göre dizimlenmiş karakterler. İdris bu mirası aldı. Belki gençlik zamanında veya o anda bile babasına benzediğini inkar etse de aslında öyle değil. O da babası gibi zamanında hep merak etmiş, etrafta hayallar kurmuş fakat eninde sonunda babasından çok da uzağa gidememiş. O da babası gibi herkesten sıyrılan bir kişiliğe sahip esasında. Bu benzerliklerin hepsini Sinan ve İdris arasında da görebiliyoruz. O yüzden bu sahneyi izlerken bu "miras" dediğim anlatıyı hissederken bir yandan da kuyudaki taşa abandıkları gibi taşın tekrar kuyuya düştüğünü görüyoruz. Bu işte burdaki asıl metafor oluyor. Taş ait olduğu yerden istediği kadar yukarıya sıçrasın veya yükselsin, tekrar kendi yerine dönecek. Sebebi de yerçekimi. Birisi istediği kadar ait olduğu büyüdüğü yerden ayrılsın, istediği kadar uzaklara gitsin, unutmaya çalışsın kendi kökenlerinden kurtulamaz. Çünkü bu insan geleneklerinin veya kalıplarının bir parçasıdır. 

Ahlat Ağacı

Böylece filmin sonuna ulaştığımızda bastığı kitabın kimse tarafından (ne acıdır ki annesi ve kız kardeşi dahil) okunmadığını gören Sinan hiç ummadığı yerden mermiyi yiyor. Babası ona, belki de şu hayatına kadar duymadığı güzellikte sözlerle konuşuyor ve kitabını okuyan tek insanın babası olduğunu duyunca da bunlar Sinan'da resmen bir tokat etkisi oluşturuyor. Bu zamana dek babasına demediği lafı bırakmayan, kendi amaçları uğrunda babasının çok sevdiği köpeği bile ilk aklına geldiği anda satan Sinan bittabi afallıyor ve aslında babasıyla ne kadar benzediğini fark ediyor. "Yamaçta bir ahlat vardı. Ona bakarak anlatmıştın. Seni de, kendimi de hatta bazı açılardan dedemi de bu ahlata benzettiğim oluyor bazen. Ne bileyim uyumsuz, yalnız, şekilsiz..." diyor Sinan. Bu söz bile aslında geçtiğimiz "Aile" kısmında bahsettiğim şeyleri özetler nitelikte.


Babasının beklemediği sempatik konuşması ve hareketleriyle kafasına dank eden başka bir olgu ise babasıyla aslında hayalleri açısından da oldukça benzemeleri oluyor. Babasının kuyudan su çıkmayacağına ikna olduğunu duyduğunda bu Sinan'a asla yabancı gelmiyor. O da babası gibi hayatta farklı bir amaç aradı. Herkesin birbirine benzediği yerde farklı bir yol belirledi kendine. İnatla bu yolda yürümeye yemin etti. Sonucunu düşünmedi belki hiç ama sonunda başarısızlığını kabul etti. Fakat kitap yolunda tamamen başarısız sayılmazdı. Ona hep inanan ve kitabının bazı yerlerini iki kere okuyacak kadar okuyan bir babası vardı. Bir anda bunlar kafasına dank edince Sinan belki sonunda babasını anlamanın verdiği saygıyla, belki de vicdanen rahatlama isteği ile tüm yabani fikirlerini asıyor bir kenara, alıyor eline kazmayı; aşağıya iniyor ve başlıyor kazmaya.


Bu upuzun yazımı okuduğunuz için teşekkür ediyorum. Başka bloglarda görüşmek üzere :)
Not: Sonraki incelememsi açıklamamsı yazılarımı daha kısa ve anlaşılabilir yazacağım kesinlikle. Çünkü tüm filmi özetler gibi yazmam gerekiyormuş gibi hissettim ama öyle olmayacak bir yöntem kesinlikle bulurum diye düşünüyorum.

Yorumlar

Popüler Yayınlar