YAKIN ZAMANDA İZLEDİĞİM 3 FİLM
Herkese merhabalar arkadaşlar! Umarım keyfiniz yerindedir. Bugün sizlere yakın zamanda izlediğim 3 filmden bahsedeceğim. Hazırsanız hemen başlayalım.
Zodiac (2007)
Etkileyici bir filmle başlamak istiyorum. David Fincher'ın izlediğim 4. filmi ve ustalık eseri olan bu filmde gizemli bir seri katilin peşine düşüyor ve ardında bıraktığı mektupların gizemini çözmeye çalışıyoruz.
Özellikle karakterlerin psikolojisini iyi anlatan filmlere daha çok etkilendiğimi belirtmekle birlikte (ki bahsedeceğim diğer iki filmde de bu durum var) bu filmde bunu resmen buram buram hissettim. Karakterlerin öncesinde eften püften baktığı bir katil hikayesinden toplumun iyice alışmasıyla adeta bir efsane şekline bürünmesini hem toplum manasında hem de karakterlerin gözünden çok iyi anlatıyor. Özellikle de filmin ilerleyen kısımlarında katil için sinema filminin bile çekildiğini görmek toplumun bu seri katili iyice normalleştirdiğinin bir kanıtı.
Karakterlerin de en baştaki gündelik yaşam tavırlarından psikolojik olarak çöktükleri vakte gelindiğinde sanki siz de onlarla beraber bu çöküntüyü hissediyorsunuz. Kesinlikle karakter gelişimi olarak çok güzel bir film. Yalnız burada bir eleştirim olacak. Karakter gelişimini bu kadar detayistik anlatması bazen insanda kafa karışıklığına neden olabiliyor. En azından ben filmin bazı noktalarındaki isimleri birbiriyle çok karıştırdım, bazen "bu kimdi ya?" dediğim bile oldu. Aslında çok fazla karakter de yok filmde. Tabi ki ekranda çok fazla karakter olabiliyor ama filmin özellikle tanımanızı istediği kişi sayısı 10-15 kişi kadar. 2,5 saat olan bir film için ideal denilebilir. Yine filmin bazı yerlerinde hem karakterler çok konuşuyor ve hızlı da konuşuyorlar. Biraz bana Sherlock dizisinde Sherlock'u dinlemek gibi geldi. Yani az buçuk anlıyorsunuz ama film zaten tamamen anlamanızı da pek beklemiyor. Ama Sherlock'un aksine bu anlar biraz daha fazla ve film de olmasının handikapı ile sıkabiliyor. Beni sıktı biraz en azından. Çok uzattığımın farkındayım o yüzden hemen geçiyorum başka bir konuya.
Filmde çok sevdiğim bir detay var ve bundan da bahsetmeden geçmek istemiyorum. Filmin bazı yerlerinde katilin gözünden izlediğiniz için katilin suretini net göremeseniz de kendinizi "hafif kel gibi, gözlüklü, azcık kiloluya da benziyordu..." gibi çıkarımlar yapıyorken buluyorsunuz. 'Seri katili ortaya çıkarmak' üzerine kurulu nerdeyse tüm filmlerde katilin "aslında her zaman dibimizdeydi" der gibi ortaya çıkmasına o kadar alışmışız ki gözlerim ifil ifil "acaba hangisi" diye katili arıyor. Bu konuda filmin bizi güzel ters köşe yaptığını söylemekle beraber bahsettiğim katilin perspektifinden bakma sahnelerinden sonra, filmin resmen sizle dalga geçer gibi önünüze çıkan herkesi ama herkesi birbiriyle aynı göstermesi aşırı hoşuma gitti. Bir anda herkes yarı kel ve gözlüklü şekilde çıkıyor ve "ulan buna çok benziyor kesin bu. Yok lan bu daha fazla benziyor." gibi kafa karışıklığına sebep veriyor ve bunu yaşatmanın her filmin harcı olmadığını da belirtmek istiyorum. Özellikle günümüzde çok nadir ters köşe oluyoruz.
Filmin gerçek bir hikayeden alındığını söylemekte de yarar var. Filmde Robert Downey Jr, Jack Gyllenhaal, Mark Ruffalo gibi oyuncular var. David Fincher'ın yönettiğini tekrardan belirtmekle beraber herhalde bu kadroyla filmin oyunculuklarının, çekim kalitesinin çok üst düzey olduğunu söylesem şaşırmazsınız. Yalnız Brothers filminde de bahsedeceğim, Jack Gyllenhaal niye oyunculuk olarak beğenemiyorum bilmiyorum.
Bir Zamanlar Anadolu'da (2011)
Yine psikolojik bir temada olup beni büyüleyen başka bir film. Ne zamandır Nuri Bilge Ceylan filmlerinden bir tanesini izlemek ve o "Nuri Bilge Ceylan gerçeği" ile de bir yüzleşmek istiyordum. E, bu günlere nasip oldu diyelim.
Açıkça söyleyeyim, ben bu filme bayıldım. Bakın, ben bu filmdeki rüzgar sesini dinlemeyi bile çoğu filme tercih ederim. Sessizlik belki de bu kadar konuşkan olabilirdi. Açıkçası ben bu filmi izlerken sanki bir durum hikayesinin, romanının sayfalarını çeviriyormuş gibi hissettim. Hani olur ya, kitaplarda diyalogsuz uzun mu uzun paragraflar olur. Bunlar genelde betimlemeden ya da karakterin kendi iç diyaloglarından oluşur. Kesinlikle bu filmi izlerken farklı hissetmedim. Aşırı fazla kitap okumadım ama
bu hissi çok iyi biliyorum arkadaşlar. Ve yani ne diyebilirim ki, bayıldım. Diyalogları da efsane, senaristler sanatlarını konuşturmuşlar. Karakterlerin birbiriyle olan diyalogları filmin genel süresine oranla az kalıyorlar ama kesinlikle 'az ve öz'ler. Birisini konuşurken dinlediğinizde (ki bunda oyunculukların çok fazla katkısı var) onun bütün duygusal çözümlemelerine yanlızca tanık olmuyorsunuz, onunla birlikte yaşıyorsunuz da. Olay sadece iki üç karakterin muhabbetleri değil, filmdeki her karakterin diyaloğu ortamın gerginliğini, depresif havasını çokça yansıtıyor.
Bir kere film vermek istediği mesajı çok güzel veriyor. Oradaki ortamın, hatta toplumun içindeki hiyerarşi savaşını hissetmek için bir çaba harcamanıza gerek yok. Filmin konusu basit bir ceset arayışı olsa bile, bir komiser şefinin her zaman en iyisini bilmesi, aynı komiserin üstü olan savcıya mahcup hissetmesi ve üstü olan birisinin varlığından doğan kıskançlık, basit bir cesedi arabaya koymanın hatta köye giden kestirme yolun bile şoförlerin "hangimiz daha iyi biliyor" savaşını doğurması, ufak bir muhtarın bile dedikoduların hiçbir şekilde aslını yansıtmadığını söylediğinde onun lafının esas alınması ve elektrik gibi devasa bir problemin çözümü yerine belki de kendi zevki için savcıdan istekte bulunması, zaten filmin başından beri savcıya dünya lideriymiş gibi davranılması bu savaşı yeterince açıklıyor.
Her daim bu sistemi görmek mümkünken aslında biz biraz da bu sistemden çokça kendini uzak tutmaya çalışmış bir doktorun gözünden izliyoruz. O da burda bazı yerlerde biz oluyor. Sadece uzaktan izliyor. Fakat bu savaştan kaçması onun da uzak değil. Savcıyla filmin sonuna kadar ettikleri muhabbetlerde aslında bir otorite savaşı var ve bu aslında galibi olmayan bir savaş. Yine söylüyorum ki ben bu filme bayıldım.
Söylememe gerek var mı bilmiyorum, filmdeki oyunculuklar mükemmel. Bu arada diyalogların çok fazla olmadığı bir film ve bu da onu biraz ağır yapıyor. Ben sevdim şahsen. En çok sevdiğim şeylerden bir tanesi de filmin kullandığı sinematografi. Ne diyebilirim ki, böyle bir filme böyle bir sanat tasarımı.
Brothers (2009)
Yine psikoloji durumunu çok iyi vermesinden dolayı pek beğendim başka bir film. Belki de diğerlerinin yanında konusunun çok alışıldık olmasından dolayı tırışka gibi kalabilir ama hayır, bana göre kesinlikle öyle değil. Filmin iyi yaptığı şeyler çok fazla ama bir iki pürüzü de var.
Film, dediğim gibi, bir askerin eve dönünce alışamaması gibi alışıldık bir konuyu işliyor olabilir ama ben tam olarak katılmıyorum. Evet, filmin baştan sona konu aldığı şey belki bundan ibaret olabilir fakat filmin içinde bundan kesinlikle fazlası var. Bir kere bunu çok ağır bir yolla anlatıyor ve özellikle Tobey Maguire'ın zirve oyunculuğuyla bu konu öyle boşa sarf edilmiş bir konu olmuyor. Özellikle Tobey'in karakteri size bunu yeterince iletiyor. Ben kesinlikle "basit bir konu" denilip geçilmesini anlayamıyorum. Nerdeyse çekilen bütün filmler esasında basit konuları anlatıyorlar. Önemli olan her zaman senaryonun derinliği oluyor. Fakat bu film için böyle denmesi kesinlikle anladığım bir şey olmadı. Ha ilerde değineceğim hatalar var fakat bunların hiçbiri filmi "basit bir konu" ya mensup yapmıyor.
Filmdeki başka bir güzellik ise Tobey'in müthiş oyunculuğu. Özellikle çok bilindik bir sahnesi var zaten, onu izlemesi harika. Spider-Man'deki oyunculuğunu beğenen var mı bilmiyorum ama yani böyle ikonikleşmiş bir oyuncuyu başka bir filmde izlemem gerekiyormuş. Kesinlikle bundan sonra Brothers'da izlediğim haliyle kafama mıhlanacak. Ama üzülerek söylüyorum, Jack Gyllenhaal ve Natalie Portman bu filmde bir tık sönük.
Jack Gyllenhaal şu ana kadar izlediğim filmlerinde hep kısmen sönük bir karakteri oynadı, en azından ben öyle düşünüyorum. Çünkü, bilmiyorum tipinden midir yoksa oyunculuğundan mı, adam hiçbir zaman rolüne derinlik katan birisi gibi gelmedi bana. Ne isteniyorsa onu oynuyor ve sonrasına da karışmıyor gibi. Mesela babasıyla olan sahneleri çok sıradan kalıyor filmin diğer kısımlarına oranla. İleriyi de öyle ahım şahım değiştiren şeyler değiller ama bu sıradanlık "gerek var mıydı" dedirtebiliyor. Natalie ablamız zaten bu filmde bir değişik. Bazı sahnelerde yeterince oynayabiliyorken bazı sahnelerde ne mimiğini anlayabiliyorsun ne motivasyonunu. Ama bunlar nedense biraz da özellikle böyle yapılmış gibi hissettiriyor. Film biraz Tobey'e dayanmış. Filmdeki her şey o karaktere hizmet ediyor ki Tobey'in gerçekten harika oyunculuğu bunu biraz mantıklı yapıyor.
Filmde zaten biraz 'yeterlilik' havası var. Film kesinlikle çoğu şeyde risk almamış ve ne gerekiyorsa onu yapmış. Bunu mantıklı veya mantıksız bulmadım ama filmden genel manada memnun ayrıldım. Hatta bence Imdb puanı biraz daha yüksek olabilirdi, biraz hakkı yenmiş gibi hissettim.





.jpg)








Yorumlar
Yorum Gönder